//www.mtstajprogramlari.com/blog/yazi/kendini-kesfet
MOTİVASYON

KENDİNİ KEŞFET

Sırf üniversite tercihlerinde ek kontenjana kaldığım için diline yeterince hâkim olmadığım bir şehirde nasıl şeftali sattığımı ve satarken neler çektiğimi anlatmak istiyorum… Fakat bu bir yakınma yazısından öte kendimi nasıl keşfettim, hayatımda neler değişti gibi sorulara cevap verdiğim bir şükran yazısı niteliğinde olacak.



Daha 18 yaşıma yeni girmiştim. Artık lise bitmiş ve üniversite sınavlarını da atlatmış idim. Ancak içimde dolduramadığım boşluklar vardı ve ailem de bu güvensizliği hissediyordu. Okul biter bitmez kaçıp tatile gittim. Tek başıma ve neredeyse hiçbir plan yapmadan ek olarak da çok bir param olmadan Ege’ye gittim. 1 ay kendimi dinledim daha yakından tanıdım ve İstanbul’a ailemin yanına geri döndüm.

Döndüm ama ne dönmek…
Dönerken otobüste gece şoför uyumamak için klimayı en soğuk halde çalıştırmış ve beni de gece gece helaliyle hasta etmişti. Evde tam 3 gün yemeden içmeden sadece karın ağrısı çekmiştim. Daha acılarım dinmeden babamdan bir telefon geldi: “Oğlum Bulgaristan’da çiftlik işi yapan bir arkadaşım var. Tam senin gibi birini arıyorlarmış. Gitmek ister misin?”
Tabii soru çok kibardı ama gitmezsem biliyordum yaşayacağım dil beterini :D Aynı zamanda ben de açıklanan tercih sonuçlarımda istediğim bölümleri kazanamayıp ek kontenjana kaldığım azabını bu şekilde azaltacağımı düşündüğümden hemen kabul ettim. Yine de beni hemen ertesi sabah göndereceklerine inanmıyordum.

Küçük bir imoji yastığım vardı onu karnıma bastıra bastıra 11 saat süren yolculuğumu geçirmiştim.

İşimin tanımını tam olarak yapmam gerekirse: Bir adam var ve bu adam emekli olduktan sonra büyük bir çiftlik alıyor. 2016 baharında çiftlikte çalışırken inme inen adamın çocukları, babalarının iyileştikten sonra tekrar çiftliğe dönmek istemesi üzerine orada tek başına kalmasını istemiyor ama kendileri de çalıştıkları için her an yanında olamıyorlardı. Buna çözüm olarak yakın arkadaşlarından birinin (babam) oğlunun (ben) bu iş için uygun olduğunu öğreniyorlar ve onu hem getir götür işleri için hem de sürekli babalarının çevresinde olması için onu memleketlerine yani Bulgaristan’a davet ediyorlardı.

-Buraya küçük bir not düşmek istiyorum çünkü genel olarak da çok yöneltilen bir soru oluyor.
Ben Bulgaristan’da büyüdüm evet ama Türk köyünde büyüdüğüm için Bulgarcayı ‘merhaba’ demekten daha fazla öğrenememiştim. O yüzden dilini bilmediğim diye başladım.-

Gittiğim şehir Bulgaristan’ın en kuzeydoğusunda idi yani sadece harita olarak kıyaslamak gerekirse Türkiye’de Ardahan’ın bulunduğu yere denk geliyordu. Aynı zamanda Romanya ile onu sadece Tuna Nehri ayırıyordu. Bu sebeple çok fazla turist geçen bir şehir idi. Benim şansım da buydu.

İlk başlarda kendimi anlatmakta çok büyük güçlükler çektim. Mesela çok acil tuvalete gitmem gerektiğinde WC-Tuvalet-Lavabo tarzı kelimeleri patronum anlayamadığı için ya da ben anlatamadığım için el işareti yaparak tuvalet ihtiyacım olduğunu anlatıyordum. Çünkü takdir edersiniz ki bu ihtiyaç gündelik ihtiyaçtan öte biraz hastalık ihtiyacıydı.

1 hafta içinde kendimi toparlamış, düzene giren uyku ve yemek saatlerim sayesinde daha dinç ve öğrenmeye daha açık bir hale gelmiştim.
Dili nasıl öğrendiğime gelirsek, patronum öncelikle öğretmek için çok hevesliydi. Her şeyin ismini bana sık sık tekrar ediyordu. “Bak bu araba, bu dolu kova, bu boş kova, bu şeftali…” vs.
Bazı kavramları ise yaşamadan ya da bakmadan-görmeden öğrenmek pek mümkün değildi.

Mesela ‘gölge’ kelimesini şöyle öğrendim; patronum bana “Topladığın şeftalileri syanka’ya koy!” diyordu. (Söylediği cümlenin beynimdeki karşılığı tam olarak buydu :D) Allah Allah dedim ‘syanka’ ne? Çünkü tarlanın içindeydik ve etrafımızda kasalar vardı, traktör vardı, ağaçların aralarındaki çukurlar vardı falan. “Dede” dedim (patron yaşlı olduğundan dede diye hitap ediyordum.) “Syanka ne?” Bana bir şeyler anlattı ama o zamanki bilgimle bunu anlayamadım ve sonunda parmağıyla ağacın gölgesini işaret etti. Aslında durum çok açık olduğu halde ben biraz şüpheyle yaklaştım ve inatla alıp şeftalileri güneşe koydum. Patron biraz sinirlendi ve şeftalileri alıp gölgeye koydu. “Bak burası syanka!” dedi. Sonra ben de emin olmak için diğer ağaç gölgelerini gösterip “Oralar da syanka mı?” diye sordum ve “evet” cevabını alınca hiç unutmayacağım ‘gölge’ kelimesinin Bulgarcasını öğrenmiş oldum.

Bir kelime iki cümle derken işi ve dili kapmıştım artık. Satış yaptığımız yol kenarına sık sık gider oldum. Uzun ama yeni terlemiş sakalları ve omzuna kadar uzanan saçlarıyla çevredekilerin dikkatini çekmiştim. Çünkü oradakiler genelde traşlı olurlar. Değişik ve kibar olan ben nedense bir anda kendimi tezgâhta bulmuştum. Zaman ve çekim eklerini sürekli hatalı kullanarak insanları güldüren, farklı tarzıyla dikkat çeken genç adamı tezgâha koymuşlar ve satışların artmasını sağlamışlardı. İlk başta insanların yapmaya çalıştığım esprilere ve şaklabanlıklara güldüklerini zannetmiştim ama İstanbul’a döndükten sonra ailemden gerçekleri öğrenince bir de ben gülmüştüm. Çünkü konuşmam 3 yaşında dili daha yeni öğrenmeye başlamış çocukların konuşması gibiymiş. (Sen almak bu şeftali ve vermek bana para, ben de sana fazla para (para üstü) vermek??) 

Kısacası insan kendi memleketi olduğu sürece nereye giderse gitsin ister yalnız kalsın ister insanların içinde olsun farklı bir kültür ve ülkenin içinde olduğu kadar kendini keşfedemiyormuş. 1 ay süren bu ilk serüvenim bana somut olarak maaşın dışında yepyeni bir dünyanın kapılarını aralamıştı. Araba kullanmayı öğrenmiş, yeni bir dil ve kültür öğrenmiş aynı zamanda tek başına yaşayabilmenin avantajlarını dezavantajlarını öğrenmiştim. En başta derdini tam olarak anlatamamanın acısını yaşamış ve bununla başa çıkmayı öğrenmiştim. Sonra derdini anlattığın sürece nasıl anlattığının bir önemi olmadığını öğrenmiştim ve tabii ki bu da dil öğrenmenin önündeki en büyük engel olan "Tamamen doğru konuşmalıyım!" ön yargısını yok etmiş ve dil öğrenmek ile ilgili korkularımın bitmesini sağlamıştı. Hayatım o işten önce ve o işten sonra olacak şekilde baştan başlamış gibiydi. Öğrenmeye daha açık ve bazı durumların daha farkında olan bir genç vardı artık...

Gerçekten yeni bir şeylere ihtiyaç duyuyorsanız gidin! Bambaşka şehirlere, bambaşka ülkelere. Kendinizi tatmin edene kadar da dönmeyin. Her şeyi bırakıp gidin demiyorum ama henüz öğrenciyken gidin ve kendinizle tanışın. İnanın ki batan her güneşin ardından yepyeni bir gün gelecektir...

 

 


  • 0


  • 0


  • 1


  • 0


  • 0


  • 0


  • 0